Şuan izlenen tarım politikaları üretimi sürdürülemez hale getirmektedir

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Sayın Özden Güngör ile sektörün son durumunu konuştuk. Cesaretle her sorunu dile getiren Sayın Güngör’ün önerileri de okunmaya değer.

14:57, 02 Mart 2018 tarihinde, Harman Time tarafından eklendi.

Murat PALABIYIK 

harmandergi@gmail.com 

 

Tarım sektörünün genel bir fotoğrafını çektiğimizde, ithalata dayalı bir politika izlendiğini söylemek zor değil. Özellikle geride bıraktığımız 2017 yılı, tam bir ithalat yılıydı. Canlı hayvan, karkas et, buğday, arpa, mısır gibi önemli ürünler gümrük vergileri düşürülerek ithal edildi, ancak ithalat piyasayı rahatlatmadı ve çiftçimizi zarara uğrattı. Türkiye, saman ithal etmek zorunda bile kaldı. Bunlar bilinen belli başlı sorunlar, ya bilinmeyenler. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Sayın Özden Güngör ile sektörün son durumunu konuştuk. Cesaretle her sorunu dile getiren Sayın Güngör’ün önerileri de okunmaya değer.

 

Sayın Güngör, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, önemli bir sivil toplum örgütü. Öncelikle Oda’yı tanımak isteriz. Türkiye genelinde kaç şubeniz ve üyeniz var?

 

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası 1954 yılında kuruldu. ‘Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne bağlı olarak faaliyet gösteren TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası, TMMOB Yasası, 7472 sayılı Ziraat Mühendisliği Yasası, Oda Tüzüğü ve Ziraat Mühendislerinin Görev ve Yetkilerine İlişkin Tüzük hükümleri doğrultusunda mesleki faaliyette bulunmaktadır.

Genel Merkezimiz Ankara’dadır. Tüm ülke ölçeğine yayılan 27 Şubemiz, 53 İl Temsilciliğimiz ve 60 bin üyemiz vardır. ZMO; mesleki çalışmalar ve ilgi alanına yönelik çalışmalar yapma yanında, insan hak ve özgürlüklerine saygı, hukukun üstünlüğü ve demokrasinin kuralları içerisinde kalarak toplumun demokratikleşmesi, ekonomik ve toplumsal yapının ulusal yararlar göz önüne alınarak oluşturulması için sorumluluk üstlenilmesi gerektiği görüşündedir. Bu ilkeler çerçevesinde, kamu kurumu niteliğindeki tüzel kişilik olma sorumluluğu ve demokratik örgüt yükümlülüğü, ODA’mız çalışmalarında göz önüne alınması gereken önemli iki asıl unsur olarak kabul edilmekte, Türk Tarımına ve meslek toplumumuza bu anlayış esas alınarak hizmet verilmektedir.

ODA Genel Merkezimiz 4 ayda bir "Haber Bülteni", 3 ayda bir "Tarım ve Mühendislik" Dergisi yayımlanmaktadır. ODA’mızın tüm çalışmaları yayına dönüştürüldüğünden, her biri kaynak kitap niteliğinde olan önemli sayıda yayınları bulunmaktadır.

Mesleki çalışmalar olarak her yıl Ocak ayında bir hafta süreli Tarım Haftası etkinlikleri düzenlenmekte, bu etkinlik içerisinde Sempozyum, Paneller ve benzeri çalışmalar yer almaktadır. Tarımsal eğitimin başlamasının yıldönümünü kapsayan "Tarım Haftası" dışında da, Genellikle "Dünya Çevre Günü, Dünya Gıda Günü, Dünya Çölleşmeyle Mücadele Günü" başta olmak üzere tarımsal açıdan önemli gün ve haftalarda da değişik bilimsel etkinlikler düzenlenmekte, Şube Yönetimleri ve İl Temsilcilikleri de kendi illerinde benzeri etkinlikleri gerçekleştirmektedir.

 

Tarım sektöründeki her soruna cesaretle parmak basıyorsunuz. Özellikle tarımda ithalatın artmasını sıkça dile getiriyorsunuz ve “İthal tarım ülkesi olduk” diyorsunuz. Neden ithalat bu kadar arttı? İthalatın azalması için önerileriniz ne olur?

 

Tarımın, çiftçimizin en başta gelen sorunu yüksek girdi maliyetleridir. Türkiye üretimin en önemli girdileri olan tohum, gübre, tarım ilacı ve mazot bakımından ithalata bağımlıdır. Bu nedenle dövizdeki yükselme ve artan oranlardaki vergilendirme üretim maliyetlerini artırmaktadır. İzlenen politikalar dışa bağımlılığı azaltmak yerine giderek artırmakta, üretimi sürdürülemez hale getirmektedir. Tarımsal üretim maliyetinin düşürülmesi için büyük bölümü ithalata dayalı girdilerin ciddi anlamda desteklenmesi ve dışa bağımlılığı azaltıcı tedbirlerin alınması gerekmektedir.

Ülkemizin tarımsal üretim açısından ithalat sarmalının içine düştüğüne ifade etmek için bazı rakamları burada ifade etmekte fayda vardır. Buğday ithalatımız 2016 yılında 4,2 milyon tondan, 2017 yılında 5 milyon tona, bu ithalat için ödenen miktar da 2,7 milyar TL’den 3,8 milyar TL’ye yükseldi. Mısırda ithalatımız 2016 yılında 536 bin tondan 2017 yılında 2,1 milyon tona, ithalata ödediğimiz miktar da 383,7 milyon TL’den 1,6 milyar TL`ye yükseldi. Yağlı tohum ithalatımız 2016 yılında 3,3 milyon tondan, 2017 yılında 3,4 milyon tona, ödenen miktar da 4,9 milyar TL’den 6,3 milyar TL’ye yükseldi. Kuru baklagil ithalatımız 2016 yılında 467 bin tondan, 2017 yılında 571 bin tona, ödenen miktar da 1,2 milyar TL’den, 1,6 milyar TL’ye yükseldi. Pamuk ithalatı 2016 yılında 821 bin tondan, 2017 yılında 914 bin tona, ödenen miktar da 3,7 milyar TL’den, 6,1 milyar TL’ye yükseldi.

Çiftçiye 2017 yılında toplam 12,7 milyar TL destekleme ödemesi yapıldı. Oysa aynı dönemde tarım ürünleri ithalatına 66,6 milyar TL ödendi. Kaynaklar çiftçimizin üretmesi için değil, ithalat için kullanıldı. Yapılan her bir ithalatın ülkemizdeki tarımsal üretimi bitirdiği artık görülmelidir. Son 15 yılda çiftçi bir Belçika yüzölçümüne eş değer, 29 milyon dekar tarım arazisini ekmekten vazgeçmiştir. Yapılan ithalata rağmen gıda fiyatları yükselmeye devam etmektedir.

Oysaki yapılması gereken tarıma gereken önem verilerek sektörün canlandırılması, tarım eğitimi almış mesleklerin istihdamı konusunda elverişli ortam sağlanmasıdır. Yapılan ithalatların eğitimli gençlerimizin istihdam sahalarını yok ettiğinin ve gençlerimizi işsizliğe mahkum ettiğinin bilincine varılmalıdır.

Türkiye’nin tarımsal üretimde ithalat batağından kurtulması için bilimsel esaslara uygun politikalar geliştirilerek, tüm üreticilerin kooperatif çatısı altında toplanması, üretimin planlanması, ürün kalitesi ve güvenilirliği konularında devletin kooperatiflerle iş birliği içinde olması, desteklerin bu yapılar üzerinden dağıtılması, üretici ile tüketici arasındaki aracıların ortadan kaldırılması, verim ve kaliteyi artırıcı çalışmaların yapılması gerekmektedir.

 

Tarımsal destekleri yeterli buluyor musunuz?  

 

AB, bütçesinin %45’ini tarımsal desteklere ayırırken, ülkemizde bu oran %2,5’i geçmemektedir. 2006 yılında yürürlüğe giren Tarım Kanunu hükümlerine göre tarımsal desteklemelere verilmesi gereken miktar 2017 yılı için 30,4 milyar TL olması gerekirken, üreticiye maalesef 12,7 milyar TL destek verilmiştir. Bu miktarlık bir destekleme ödemesi, çiftçinin üretim yapmasını sağlayacak olanakları ortaya koyamamaktadır.

 

Tarım arazilerinin amaç dışı kullanımını yakından takip edip yargıya başvuruyorsunuz. Toprak koruma kurulları neden görevlerini yapamıyor? Tarım arazilerimizin katledilmesi niçin önlenemiyor?  

 

Bu sorunun ana sebebinin bir mantık yanılması olduğunu düşünmekteyiz. Şöyle ki bizde politika yapıcılar, toprağı bitmez tükenmez bir kaynak olarak görüyorlar. Ne kadar yok edilirse edilsin toprağın kendini yenilediğini ve de yeni tarım arazileri oluşturulabildiğini düşünüyorlar. Oysaki dünyamızda nüfus hızlı bir şekilde artıyor ve yeni tarım arazileri oluşturulması ise artık imkânsız bir durumda. 1 cm’lik bir toprak yüzeyi elde etmek için ise en az 250 seneye ihtiyaç var. Siz yeni binaları veya sanayi alanlarını verimsiz tarım arazilerine yapabilirsiniz, bu mümkün ancak yeni bir tarım arazisi oluşturamazsınız. Temelde bu mantık yanlışlığı var ve rant odaklı yaklaşımlar doğru düşüncelerin önüne geçiyor. Günümüz Türkiye’sinde her ne kadar televizyon ekranlarında tarım arazilerinin önemliliğini anlatan kamu spotları yayınlansa da, bu gün için devletin tarım arazilerini korumak için negatif yaklaşımlar içinde olduğunu söyleyebiliriz. Buna ilişkin güncel olduğu için ifade etmek gerekirse, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, geçtiğimiz günlerde Tarım Arazilerinin Korunması, Kollanması, Kullanılması ve Planlanmasına Dair Yönetmelik’te değişiklik yaptı.

Yapılan değişiklikle birlikte asıl görevi tarım arazilerini korumak olan dokuz kişilik Toprak Koruma Kurulu’nun artık istediği üye sayısıyla toplanacak oluşu, verimli toprakların enerji veya ulaştırma yatırımları için tümden bozulmasının önünü açacaktır.

Düzenlemeden önce kurul toplam dokuz kişiden oluşuyordu. Genellikle altı kişi vali de dâhil olmak üzere kurul müdürleri, diğer üç üyeyse Ziraat Mühendisleri Odası başta olmak üzere diğer STK veya üniversite temsilcisinden oluşuyordu. Kurulda kritik bir konu olduğunda genellikle itiraz eden bu saydığım üç üye oluyor. Zorunlu hallerde minimum altı kişiyle toplanabiliyordu kurul. Dört kişinin bir yönde karar belirtmesiyle o yönde karar alınabiliyordu. Şimdi yapılan düzenlemeyle enerji ve ulaşım yatırımları için toplantıya katılanların oy çokluğuyla karar aldığı bir sisteme geçilmiş oldu. Demek ki ülkemizde bundan sonra özellikle de termik santraller ve nükleer santrallerin kurulması söz konusu. Yani asgari sayıda katılımla alınacak kararlar kritik sonuçlar doğurabilir. Toplantıya es kaza üç kişi katılsa iki kişinin gösterdiği tutum çerçevesinde karar alınabilecek. Böyle bir değişiklik getirildiğine göre muhtemelen bu karar da hiçbir zaman "hayır" kararı olmayacak.

 

Şeker Kurumu ile Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu’nun kapatılmasını nasıl karşılıyorsunuz? Bu kurumların kapatılması, şeker pancarı ve tütün gibi stratejik ürünlerinin üretimini etkiler mi?  

 

Pancar şekeri sektöründe üreticisi, çalışanı, yan ve alt sektörleriyle birlikte 10 milyon insanımız geçimini sağlamakta, ekonomiye ve istihdama ciddi katkılar verilmektedir. Sektörde otorite konumundaki Şeker Kurumu’nun kapatılması, sektörde yer alan üreticilerin karar mekanizmalarındaki temsilinin sona ermesine yol açtığı gibi muhtemel şeker kanunu değişiklikleri sektörü, iç ve dış müdahalelere açık konuma getirecek, baskılara maruz bırakacaktır. İnsan sağlığına ilişkin zararları bilinen NBŞ sektöründe sağlıklı denetim yapılamamasına bağlı olarak, bu grubun üretimi kısa sürede artacak ve pancar şekeri üretimi azalacak, çok sayıda çiftçimiz ve tarım alanlarımız üretim süreçlerinin dışında kalacaktır.

Bütün bunlar yetmez gibi şimdide devlete ait 14 şeker fabrikasının özelleştirilmesi var ki, bu da yanlıştan ders alınmadığı, tarım sektörümüzün son bacası tüten fabrikalarında satılacağı ve yok edileceği anlamına gelmektedir.

TEKEL’in özelleştirilmesi ve sigara fabrikalarının satılması sonrasında piyasaya tümüyle hâkim olan çokuluslu şirketler, kendi ürettikleri sigaraların pazar payını artırmaya yönelik politikaları ile yerli tütünden imal edilen sigaraların piyasada ki paylarının azalmasına yol açarak, tütün üretimimizin de azalmasına neden oldular. 2000’li yılların başında 500 bini aşkın kişi, 200 bin ton civarında tütün üretimi gerçekleştirirken, bugün 50 bin kadar üretici, 70 bin ton kadar tütün üretiyor. 2016 yılında 50 bin ton ihracata karşılık, 102 bin ton tütün ithal edildi. Sigara üreten firmaların kullandıkları 116 bin ton tütünün yüzde 13’ü yerli, yüzde 87’si yabancı tütünden oluşuyor.

Hükümet; yerli tütünden sigara üretimine olanak sağlayacak düzenlemeler yapmak yerine, bir taraftan aşırı vergilerle sigara fiyatlarını artırırken, diğer taraftan da uluslararası sigara firmalarının çıkarlarına uygun düzenlemeler yapmayı tercih etmektedir.  

 

Son dönemde canlı hayvan ve karkas et ithalatı gündemden düşmüyor. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, ithalatla et fiyatlarını düşürme çabasında, ancak görünen o ki bu yeterli olmadı. Siz canlı hayvan ve karkas et ithalatı hakkında ne düşünüyorsunuz? Hayvancılığın desteklenmesi yerine ithalata başvurulması ne kadar doğru?

 

Türkiye, hayvancılığın her aşamasında ve her alanında üretimi değil, ithalatı konuşan, ithalatı destekleyen ve ithalat yapan bir ülke oldu. Oysaki ithalatla et fiyatının düşmeyeceğinin, üretimin artırılması gerektiğinin anlaşılması gerekmektedir. Sığır ithalatımız 2016 yılında 494 bin baş iken, 2017 yılında 896 bin başa, ödenen miktar da 1,7 milyar TL’den, 4 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemler için koyun ithalatımız 5 bin baştan 281 bin başa, ödenen miktar da 2,1 milyon TL’den, 137,7 milyon TL’ye yükseldi. Sığır eti ithalatı 2016 yılında 21 tondan, 2017 yılında 19 bin tona, ödenen miktar da 249 bin TL’den, 296,6 milyon TL’ye yükseldi.

1980 yılından bu yana ülkemizin nüfusu 45 milyondan 79 milyona ulaşmasına karşılık, toplam hayvan varlığımız ise 85 milyondan 56 milyon başa düştü. Et fiyatlarına bakıldığı zaman; 2010’da 18 TL olan kıymanın bugün yüzde 135 artışla 43 TL’ye ulaştığı, kuşbaşı etteki artışın yüzde 115, bonfiledeki artışın yüzde 190 olduğu görülmektedir.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, "tüketiciye, yoksula ucuza et yedireceğiz" diyerek kamuoyunu yanıltmakta, ithalatı haklı göstermeye çalışmaktadır. "Et fiyatı yüksek" denilerek tam 10 yıldır ithalat yapılmasına karşın, yüksek denilen et fiyatları düşmemiştir. Maliyetleri düşürmeden, üretimi artırmadan ithal etle fiyatlar düşürülemez.

Kırmızı et sorununun çözümü için büyük ölçekli işletmeler yerine, yemin ve otun uygun olduğu her yerde, coğrafi koşulların elverişliliğine göre daha az masrafla koyun-keçi veya sığır yetiştirebilen üretim biçimleri desteklenmeli, yüksek girdi maliyetleri düşürülmeli, meralar ıslah edilmeli, mera ve tarım arazilerinin amaç dışı kullanımına asla izin verilmemeli, çiftçilerin kooperatif çatısı altında örgütlenmeleri teşvik edilmeli, Et ve Süt Kurumu (ESK) ithalat kurumu değil, piyasaya müdahale edebilecek bir kurum haline getirilmeli, TİGEM İşletmeleri damızlık üretim materyali üretim görevlerine yeniden döndürülmelidir.

 

Sağlık Bakanı doktor, Adalet Bakanı hukukçu, Maliye Bakanı ekonomist oluyor da, Tarım Bakanı neden Ziraat Mühendisi olmuyor? Tarımın dümenine, tarımı bilmeyenlerin geçirilmesinin sebebi nedir?  

 

Tarım Bakanlığı’na; İktisatçı Sami Güçlü (2002-2005), Veteriner Mehmet Mehdi Eker (2005-2015), Yüksek İslam Enstitüsü mezunu olan Faruk Çelik (2015-2017) şimdide bir tıp doktoru olan Ahmet Eşref Fakıbaba getirildi. Bizler ZMO camiası olarak her mesleğin saygınlığına ve her meslek insanının kendi alanıyla ilgili olarak ülkemiz ve dünyanın sürdürülebilir bir yaşam için katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Ülke insanımızın temel ihtiyacı olan gıdanın üretilmesi ve dışa bağımlılığın önlenmesi temelde uzmanlık isteyen ve bu konu ile ilgili eğitim almış kişilerin yapabileceği bir iştir. AKP hükümetlerince Tarım Bakanlıklarına konuyla ilgili olmayan kişilerin belirleyici olmasını sağlayıcı politikalar oluşturması özünde bu sektöre verdiği önemin bir göstergesidir. Tarım sektörünün paydaşları açısından ise bir özeleştiri yapmak gerekirse, tüm sektör temsilcilerinin özellikle de üretici örgütlerinin bu konuya gereken önemi vermemesi, tarım camiasının entelektüel bir yapının olmadığı ve her meslek mensubunun tarıma ilişkin politika yapıcı konumda olabileceği gibi bir durum algısı oluşturur ki, bu doğru bir yaklaşım değildir.

 

Tarımda kurtuluş reçetesini yazın desek, neler yazarsınız?

 

Öncelikli olarak Gıda Tarım ve Hayvancılık politikaları bilimsel esaslara dayalı, uzun vadeli ve planlı bir yaklaşım içinde gerçekleştirilmelidir. Mevcut tarım arazilerimiz durumu, nüfus artışımız, tarımsal üretimde dış ticaret unsurları, kırsaldan kente göç gibi birçok unsur göz önünde bulundurulmalı ve 50-100 yıllık bir perspektifte olaylar değerlendirilmelidir. Ucuz ve sağlıklı gıdaya erişimin yolunun ithalat ile değil üretim ile gerçekleşebileceği kabul edilerek, yerli üreticiye gerekli desteği vererek, girdi maliyetleri düşürülmeli, kırsalda genç nüfusu artırmak için gerekli çalışmalar yapılmalı, mera ve tarım arazileri rant uğruna feda edilmemeli, ziraat mühendislerinin istihdamda sayıları artırılmalıdır.

Yorum Yap
NE DEDİLER

Alper Tansal

Ülkemizin bugünü ve geleceği ile ilgili en hayati bu konu ile ilgili gerçek verilerle bizleri aydınlatan gn.bşk sn.Özden Güngör’e Şükran’larımla teşekkür ediyorum.Dileğim ve temennim tüm halkımızın mümkün olan tüm olanakların kullanarak bilgilendirilebilmesinin sağlanabilmesidir.

2018-03-05 22:36:15 eklendi